Courageous Upbringing (Cesaret Odaklı Yetiştirme): Çocukları Korumak mı, Hayata Hazırlamak mı? Courageous Upbringing, Türkçeye en yakın anlamıyla “Cesaret Odaklı Yetiştirme” olarak çevrilebilecek bir ebeveynlik yaklaşımıdır. Temel amacı çocuğu korkudan,..
Courageous Upbringing (Cesaret Odaklı Yetiştirme): Çocukları Korumak mı, Hayata Hazırlamak mı?
Courageous Upbringing, Türkçeye en yakın anlamıyla “Cesaret Odaklı Yetiştirme” olarak çevrilebilecek bir ebeveynlik yaklaşımıdır. Temel amacı çocuğu korkudan, başarısızlıktan ya da hayal kırıklığından tamamen uzak tutmak değil; bunlarla karşılaştığında başa çıkabilecek psikolojik kapasiteyi geliştirmektir. Bu yaklaşımın merkezinde, güvenli bağlanma ile özerklik arasında kurulan denge yer alır. Çocuğun ihtiyaç duyduğunda destek alabileceğini bilmesi kadar, kendi deneyimlerini yaşayabilmesi ve kendi yeterliliğini keşfedebilmesi de önemlidir.
Modern ebeveynliğin temel çelişkisi çocukları daha fazla korudukça daha güvende hissetmeleri değil, çoğu zaman daha kırılgan hâle gelmeleridir.
Bu ilk bakışta mantıksız görünür. Çünkü çağdaş ebeveynlik kültürü büyük ölçüde riskleri azaltma fikri üzerine kuruludur. Daha güvenli parklar, daha güvenli oyuncaklar, daha sıkı denetim, daha fazla gözetim, daha fazla müdahale.
Fakat gelişim psikolojisinin önemli isimlerinden Erik Erikson‘un ortaya koyduğu psikososyal gelişim modeli, bireyin sağlıklı bir kimlik geliştirebilmesi için belirsizlikle ve başarısızlıkla karşılaşmasının gerekli olduğunu söyler. Kimlik, yalnızca desteklenerek değil; sınanarak da oluşur.
Cesaret odaklı yetiştirmenin merkezindeki fikir budur: Çocuğun gelişimi için güvenlik gereklidir ama güvenliğin mutlaklaştırılması gelişimin önüne geçebilir.
Bu noktada sosyolog Ulrich Beck‘in “Risk Toplumu” kavramı dikkat çekicidir. Beck‘e göre modern toplum geçmiş dönemlerden daha tehlikeli olduğu için değil, riskleri yönetme konusunda takıntılı hâle geldiği için farklıdır. Risk artık yalnızca yaşanan bir şey değil, sürekli önlenmeye çalışılan bir ihtimaldir.
Bu mantık ebeveynliğe taşındığında ortaya ilginç bir sonuç çıkar. Çocuğun düşme ihtimali, üzülme ihtimali, dışlanma ihtimali, başarısız olma ihtimali bir gelişim deneyimi olmaktan çıkar ve ortadan kaldırılması gereken tehditlere dönüşür. Oysa psikolojik dayanıklılık literatürü bunun tersine işaret eder. Dayanıklılık, travma yaşamamış olmak değildir. Kontrollü zorluklarla karşılaşmış olmaktır.
Ann Masten‘in çalışmaları, psikolojik dayanıklılığın olağanüstü bireylerin sahip olduğu sıra dışı bir özellik olmadığını, sıradan gelişim süreçlerinin doğal sonucu olduğunu ortaya koymuştur. Masten buna “ordinary magic” yani “sıradan sihir” adını verir. Çocuklar, uygun destek ve gerçek yaşam deneyimleriyle düşündüğümüzden çok daha güçlüdür.
Burada cesaret odaklı yetiştirmenin en önemli ayrımı ortaya çıkar. Bu yaklaşım çocuğu zorlamak istemez. Çocuğu zorluktan tamamen korumak da istemez. Amaç, çocuğun başa çıkma kapasitesi ile karşılaştığı güçlükler arasında sağlıklı bir denge kurmaktır. Çünkü insan psikolojisi paradoksal şekilde çalışır.
Bir bireyin kendi gücüne inanabilmesi için önce kendi gücünü deneyimlemesi gerekir.
Kendi gücünü deneyimleyebilmesi için de çözmesi gereken problemlerle karşılaşması gerekir.
Her engelin ebeveyn tarafından kaldırıldığı bir dünyada çocuk yalnızca engellerden korunmaz; aynı zamanda kendi yeterliliğini keşfetme fırsatından da mahrum kalır.
Bu nedenle cesaret odaklı yetiştirme, cesareti bir duygu olarak tanımlamaz.
Cesaret burada korkunun yokluğu değildir.
Belirsizlikle ilişki kurabilme kapasitesidir.
Çünkü hayatın en önemli becerileri güvenli alanlarda değil, insanın henüz tamamen hazır olmadığı alanlarda gelişir. Çocukluk da bunun ilk laboratuvarıdır. – PED. ZİNİŞ SİNEM ASİLSOY
YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)