Erich Fromm anne sevgisini iki ayrı ihtiyaç üzerinden anlatır: Süt ve Bal Süt, çocuğun hayatta kalmasını sağlayan bakımdır. Karnını doyurmak, üstünü giydirmek, hastalandığında başında beklemek, okula göndermek, “üşütürsün” diye arkasından..
Erich Fromm anne sevgisini iki ayrı ihtiyaç üzerinden anlatır: Süt ve Bal
Süt, çocuğun hayatta kalmasını sağlayan bakımdır. Karnını doyurmak, üstünü giydirmek, hastalandığında başında beklemek, okula göndermek, “üşütürsün” diye arkasından seslenmek…
Bütün bunların söylediği şey şudur:
“Sen hayatta kalacaksın.”
Bu az bir şey değildir. Aksine büyük bir emektir.
Fakat Fromm’un bal dediği başka bir katman daha vardır.
Bal, çocuğa yalnızca “yaşa” demek değildir.
“İyi ki varsın.” diyebilmektir.
Hayatın yalnızca görevlerden, sorumluluklardan ve zorunluluklardan ibaret olmadığını hissettirebilmektir.
Bir çocuğun dünyaya bakarken yalnızca güven değil, aynı zamanda sevinç de hissedebilmesini sağlayabilmektir.
Burada mesele annenin çocuğunu sevip sevmemesi kadar basit değildir. Fromm’un yaklaşımında annenin kendi yaşamıyla kurduğu ilişki de önem kazanır. İnsan kendi hayatında neşeye, doyuma ve yaşama sevincine ne kadar yer açabiliyorsa, çocuğuna da o alanı açabilmesi o kadar kolaylaşır.
Belki de bu yüzden bazı insanlar çocukluklarını düşündüklerinde büyük bir sevgi hatırlarlar. Fakat aynı zamanda tarif etmekte zorlandıkları bir eksiklik de hissederler.
Çünkü bazen sorun sevginin yokluğu değildir.
Sevginin biçimidir.
Bizim kuşakların önemli bir kısmı sütü iyi tanıyor.
Dayanmayı. Çalışmayı. Sorumluluk almayı. İşi bitirmeyi.
Kimseye yük olmamayı. Kendi kendine yetmeyi.
Sonra yetişkin oluyoruz ve başka sorularla karşılaşıyoruz.
Bütün bunları yapabiliyorum da yaşamak ne olacak? Bir şeyi yalnızca istediğim için istemek neden bu kadar zor? Dinlenirken neden suçluluk duyuyorum? Hiçbir işe yaramayan bir şeyden keyif almak neden bana zaman kaybı gibi geliyor?
Belki çocuklukta eksik kalan şey sevgi değildi.
Sevginin bir biçimiydi.
Süt vardı. Bal daha azdı.
Bunu fark etmek geçmişi suçlamak anlamına gelmiyor. Anneler de çoğu zaman kendilerine sunulan hayatın içinden annelik yaptılar. Ellerinde ne varsa onu verdiler.
Ama çocuklukta eksik kalan o balın bütün ömrümüz boyunca eksik kalması gerekmiyor.
Yetişkinlik, kendimize çocukken erişemediğimiz şeyleri verme imkânını da taşıyor.
Yalnızca işe yaradığımızda değil, hiçbir şey üretmediğimiz zamanlarda da kendimize iyi davranarak…
Bir şeyi hak ettiğimizi kanıtlamadan istemeye izin vererek…
Hayatımızda karşılığı yalnızca mutluluk olan şeylere yer açarak…
Her “Buna ihtiyacım var” dediğimizde, kendimize o baldan biraz daha verebiliriz.
Üstelik bunun hemen olması gerekmiyor.
İnsanın kendisiyle kurduğu ilişki bir anda değişmiyor. Balın oluşması da öyle.
Arılar acele etmiyor.
Biz de bütün hayatımızı dayanarak geçirdiysek, yaşamayı öğrenmek için kendimize biraz zaman tanıyabiliriz.
— Ped. Ziniş Sinem Asilsoy
YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)