Dünyanın Güneş etrafında bir turunu tamamlaması için 365 gün gerekir. Dört mevsim, on iki ay, tek bir yıl. Türkiye’de yalnızca 2024 yılında 202.785 çocuk, güvenlik birimlerine “suça sürüklenme” nedeniyle..
Dünyanın Güneş etrafında bir turunu tamamlaması için 365 gün gerekir. Dört mevsim, on iki ay, tek bir yıl.
Türkiye’de yalnızca 2024 yılında 202.785 çocuk, güvenlik birimlerine “suça sürüklenme” nedeniyle geldi.
Tek bir yıl.
Bu rakamı yalnızca bir suç istatistiği olarak okumak kolay. Oysa rakamın arkasında çocukların yaptığı eylemler kadar, onları o noktaya getirene kadar işleyen ya da işlemeyen sistemlerin de izi var.
Bu çocuklara isnat edilen olayların yüzde 40,4’ü yaralama, yüzde 16,6’sı hırsızlık, yüzde 8,2’si uyuşturucu veya uyarıcı maddelerle ilgiliydi. TÜİK verisi kesinleşmiş mahkûmiyetleri değil, güvenlik birimlerine intikal eden olayları gösteriyor.
Rakam önümüze geldiğinde bakışımız doğal olarak çocuğa dönüyor:
Ne yaptı?
Neden yaptı?
Nasıl cezalandırılmalı?
Oysa çocuk adaletini yalnızca bu üç soruyla okumak, problemin en görünür kısmına bakıp geri kalanını dışarıda bırakmak demek.
Asıl soru daha geride duruyor: Bu çocuk adliyeye gelene kadar neredeydi? Çocuk adli sisteme bir gecede düşmüyor.
Uzun süreli devamsızlık, okuldan kopuş, davranış sorunları, aile içi şiddet, ihmal, istismar, ekonomik güçlükler ve riskli akran ilişkileri çoğu zaman adli olaydan çok daha önce ortaya çıkabiliyor. Bilimsel araştırmalar da suça sürüklenmeyi tek bir nedene bağlamıyor; bireysel, ailesel, okul ve çevre kaynaklı risklerin birbirine eklenmesinin çocuğun gelişimini ve davranışlarını etkileyebildiğini gösteriyor.
Bu ayrım önemli.
Çünkü bir davranışın nedenlerini araştırmak, o davranışı mazur göstermek değildir.
Şiddetin mağduru vardır.
Zarar gören vardır.
Hakkı ihlal edilen vardır.
Failin çocuk olması ortaya çıkan zararı ortadan kaldırmaz ama failin çocuk olması da ortadan kaldırılamaz.
Çocuk adaletinin temel meselesi tam olarak burada başlıyor: Çocuğun sorumluluğunu kabul ederken, çocuğu yalnızca gerçekleştirdiği eyleme indirgememek.
Bu nedenle çocuk adaleti, yetişkin ceza adaletinin küçültülmüş bir versiyonu değildir.
5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nun öngördüğü yapı da bunu ortaya koyuyor. Çocuk için yalnızca adli yaptırımlar değil; danışmanlık, eğitim, bakım, sağlık ve barınma tedbirleri de öngörülüyor. Korunma ihtiyacı bulunan çocukların belirlenmesi, bildirilmesi ve farklı kurumların koordinasyon içinde çalışması için hukuki mekanizmalar bulunuyor.
Dolayısıyla devletin sorumluluğu çocuğun polis tarafından yakalandığı gün başlamıyor.
Çok daha önce başlaması gerekiyor.
Bir çocuk aylarca okula gitmiyorsa eğitim sistemi yalnızca devamsızlık sayısını tutmakla yetinemez.
Şiddet veya ihmal şüphesi varsa sosyal hizmet mekanizması yalnızca dosya oluşturmakla yetinemez.
Davranış sorunları kronikleşiyorsa çocuğu yalnızca disiplin sürecine göndermek müdahalenin tamamı olamaz.
Mesele, her suçu önceden tahmin etmek değil, ortaya çıkan riskleri zamanında fark edebilen ve çocuğu kurumların arasındaki boşlukta kaybetmeyen bir koruma zinciri kurabilmek.
Oysa biz, çocuğun hayatını kurumlara bölüyoruz.
Okul devamsızlığı görüyor.
Sağlık sistemi başvuruyu görüyor.
Sosyal hizmet aile koşullarını veya korunma ihtiyacını değerlendiriyor.
Kolluk olay gerçekleştiğinde devreye giriyor.
Her kurum kendi önündeki parçayı gördüğünde görevini yapmış sayılabilir ama bu durum çocuğun bütünü gözden kaçabilir.
Burada yalnızca kurumların ne yaptığı değil, kurumların birbirleriyle nasıl çalıştığı sorusu da önem kazanıyor. Çocuğun hayatındaki riskler tek tek ortaya çıkmıyor. Birbirinin üzerine ekleniyor.
Devamsızlık okulda kalıyor.
Aile içindeki şiddet başka bir dosyada kalıyor.
Psikolojik ya da sosyal ihtiyaç başka bir başvurunun içinde kayboluyor.
Davranış değişikliği disiplin kaydına dönüşüyor.
Ve çocuk, bütün bu parçaların toplamından daha büyük bir hikâyeye sahipken kurumlar çoğu zaman yalnızca kendi gördükleri parçayla ilgileniyor.
Sonra dosya adliyeye geliyor ve çocuk ilk kez gerçekten görünür oluyor.
O noktada çocuğun ne yaptığı konuşuluyor.
Karakteri konuşuluyor.
Davranışı konuşuluyor.
Oysa daha önce sorulması gereken soru çocuğun koşulları.
Adli dosya, çocuğun hikâyesinin başlangıcı değil; çoğu zaman daha önce biriken risklerin artık görünür hâle geldiği noktadır. Üstelik çocuk adli sisteme girdikten sonra da devletin sorumluluğu sona ermiyor.
Eğitim bağının korunması, psikososyal ihtiyaçların değerlendirilmesi, aileyle çalışılması, gerekli koruyucu ve destekleyici hizmetlerin devreye sokulması ve yeniden suça sürüklenme riskinin azaltılması çocuk adaletinin temel parçaları.
Çocuğu dosyaya almak başka şeydir.
Çocuğun hayatına yeniden bağlanmasını sağlamak başka.
Bu nedenle 202.785 sayısını yalnızca “suça sürüklenen çocuk sayısı” olarak okumak kolaycılık olur.
Bu sayı aynı zamanda Türkiye’nin çocuk koruma sistemine sorulması gereken soruların büyüklüğünü gösteriyor.
Kaç çocuğu suç işledikten sonra gördük?
Daha önemlisi:
Kaçını suç işlemeden önce görebildik?
Kaçının devamsızlığı zamanında fark edildi?
Kaçının evindeki şiddet görünür oldu?
Kaçının davranışındaki değişim yalnızca “problemli çocuk” etiketiyle geçiştirildi?
Kaç çocuk okuldan koparken başka bir kurum devreye girdi?
Kaç çocuk, farklı kurumların kayıtlarında ayrı ayrı görünürken sistemin bütünü içinde kayboldu?
Ve belki araştırılması gereken en temel soru:
Bir çocuğun adli sisteme girmesinden önce, hangi müdahale noktalarını kaçırıyoruz?
Çünkü bu çocukların hikâyesi adli dosya açıldığı gün başlamaz. O gün, hikâyenin artık devletin görmezden gelemeyeceği kadar büyüdüğü gündür.
Ped. Ziniş Sinem ASİLSOY
YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)