Keskin Bıçağa Ağlayan Bebek: İnsanın Kendi İsteğiyle İmtihanı İnsan kendini çok akıllı bir canlı sanıyor. Tarih yazıyor, şehirler kuruyor, teknoloji üretiyor, uzaya araç gönderiyor. Sonra bir bakıyorsun, bir mesaj..
Keskin Bıçağa Ağlayan Bebek:
İnsanın Kendi İsteğiyle İmtihanı
İnsan kendini çok akıllı bir canlı sanıyor. Tarih yazıyor, şehirler kuruyor, teknoloji üretiyor, uzaya araç gönderiyor. Sonra bir bakıyorsun, bir mesaj gelmedi diye gecesi zehir oluyor. Bir ilişki bitti diye hayatının anlamını kaybettiğini düşünüyor. İstediği işe giremediğinde dünyanın ona haksızlık ettiğine inanıyor. Bazen de elinden alınan şeyin, aslında onu ne kadar yaralayabileceğini hiç hesaba katmıyor.
İnsanı anlamak için bazen karmaşık teorilere değil, basit bir metafora ihtiyaç var: Keskin bıçağa ağlayan bebek.
Bebek bıçağı ister çünkü parlaktır. Dikkatini çeker. Ona sahip olmak ister. Elinden alındığında ağlar. Zihni yalnızca arzu ettiği şeyi görür; tehlikeyi göremez, acıyı öngöremez, yaranın ne anlama geldiğini bilemez. Onun gözünde kötülük, bıçağın elinden alınmasıdır; iyilik ise ona sahip olmaktır.
İnsan büyüdüğünde bu yanılgıdan bütünüyle kurtulamıyor. Sadece istediği şeylerin biçimi değişiyor. Bugün yetişkin dediğimiz insanların büyük bir kısmı, yalnızca daha pahalı oyuncaklara sahip olmuş çocuklardan ibaret. Sosyal medyada gördüğü hayatı istiyor. Başkasının ilişkisini, bedenini, kariyerini, mutluluğunu istiyor. İstediği şeyi elde edemediğinde de bunu hayatın kendisine yaptığı bir haksızlık olarak yorumlayabiliyor.
Oysa arzu, hakikatin kanıtı değildir. Bir şeyi çok istememiz, onun bizim için doğru olduğu anlamına gelmez. Hatta bazen insanı en çok yaralayan şey, en çok istediği şey olabilir.
Nietzsche‘nin düşüncesinde de insanın hakikatle ilişkisine dair güçlü bir soru vardır: Gerçeği mi istiyoruz, yoksa bize katlanması daha kolay olanı mı? Çünkü gerçek, arzularımızı onaylamak zorunda değildir. İnsan ise çoğu zaman kendi isteğini ölçü kabul eder; istediği şey gerçekleşmediğinde yalnızca sonuca değil, hayatın kendisine itiraz etmeye başlar.
Modern toplum da bu yanılgıyı besliyor. Reklamlar, kişisel gelişim endüstrisi, sosyal medya kültürü ve tüketim düzeni insana sürekli aynı fikri farklı biçimlerde sunuyor: İstiyorsan hak ediyorsun. Kulağa özgürleştirici geliyor. Oysa insan her istediği şeyi hak etmez. Daha önemlisi, her istediği şey onun için iyi değildir.
Bugün birçok insanın yaşadığı hayal kırıklığının temelinde yalnızca başarısızlık değil, hayatın kendi beklentilerine uyması gerektiğine dair güçlü bir inanç da var. Bir kapı kapandığında bunu hayatın doğal akışı olarak görmek yerine, kendisine yapılmış bir haksızlık gibi algılayabiliyor.
Oysa bazen kapanan kapı sadece kapanan bir kapıdır.
Bazen de insanın içeri girmemesi gereken bir odanın kapısıdır.
Psikoloji açısından bakıldığında da mesele ilginçleşiyor. İnsan zihni, özellikle yoğun duygular altındayken, uzun vadeli sonuçlardan çok anlık ödüle ve mevcut duygunun yarattığı çekime odaklanabiliyor. Bu yüzden bazen sahip olmak istediğimiz şeyin kendisini değil, onun zihnimizde yarattığı ihtimali kovalıyoruz.
Belki de insanın en büyük yanılgılarından biri burada ortaya çıkıyor: Bir şeyi kaybettiğimizde, onun gerçekten bizim için iyi olduğunu varsayıyoruz. Oysa kayıp ile zarar aynı şey değil.
Bazen insan bir ilişkinin bitişine ağlıyor, ama o ilişkinin içinde kalsaydı nasıl birine dönüşeceğini bilmiyor. Bazen alamadığı bir işin yasını tutuyor, ama o işin hayatından neleri götüreceğini henüz bilmiyor. Bazen açılmayan bir kapının önünde yıllarca bekliyor; oysa belki de içeride onu bekleyen şey mutluluk değil, yalnızca daha büyük bir yara. İşin ironik tarafı şu: İnsan çoğu zaman gerçekleşmeyen ihtimalleri, gerçekleşmiş gerçeklerden daha kolay idealize ediyor.
Çünkü ihtimalin içinde kusur yoktur.
Olmayan bir hayat her zaman daha güzel görünebilir. Yaşanmamış bir ilişki, hiç yaşanmadığı için kusursuz kalabilir. Alınamamış bir iş, hiç denenmediği için başarının sembolüne dönüşebilir. İnsan bazen kaybettiği şeyi değil, onun zihninde kurduğu hâlini özler.
Sosyolojik açıdan baktığımızda ise başka bir mesele ortaya çıkıyor. Modern dünya bireye tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar çok seçenek sunuyor. Fakat seçeneklerin artması, insanın sonuçlarla baş etme kapasitesini aynı ölçüde artırmıyor. Aksine, her şeyin ulaşılabilir olduğu duygusu, ulaşamadığımız her şeyi bir eksiklik gibi görmemize neden olabiliyor.
Beklemek zor geliyor.
Vazgeçmek yenilgi gibi geliyor.
Başkasının sahip olduğu şeyin bizde olmaması ise kişisel bir başarısızlık gibi hissettirebiliyor.
Anında tüketmeye, anında cevap almaya, anında ulaşmaya alışmış bir zihnin hayatın yavaşlığına tahammül etmekte zorlanması belki de bu yüzden şaşırtıcı değil. Seçenekler arttıkça beklentiler de büyüyor. Beklentiler büyüdükçe, hayatın bize vermedikleri daha görünür hâle geliyor.
Belki de yetişkin olmak, her istediğini elde etmek değil.
Bazen elinden alınan şeyin ne olduğunu yeniden düşünmek.
Bazen ağladığın şeyin gerçekten bir kayıp olup olmadığını sorgulamak.
Bazen de hayatın sana “hayır” demesinin, seni cezalandırmak değil, senden bir şeyi uzak tutmak olabileceğini kabul etmek.
Bebek bıçağın neden elinden alındığını anlayamaz. Biz anlayabiliriz. En azından anlamaya çalışabiliriz.
Çünkü insanın olgunlaşması, yalnızca ne istediğini bilmesiyle değil, istediği her şeyin kendisi için iyi olmayabileceğini kabul etmesiyle başlıyor.
Ve bazen yıllar sonra geriye dönüp baktığımızda fark ettiğimiz şey şudur:
Uğruna ağladığımız şey gerçekleşseydi, belki de bugün kurtulduğumuz için şükrettiğimiz hayatın içine hiç çıkamayacaktık.
PED.ZİNİŞ SİNEM ASİLSOY
YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)